14 Nisan 2010 Çarşamba

Deyim dediğin...

---Biraz Terbiyesizlik İçerir!--
(Sonra "vay ben duymadım, vay beni ikaz etmediler" demeyin!)

Şimdi gidip 72 milletin dilini örfünü inceleyip hepsinin deyimlerine, atasözlerine falan bakmadım tabii ama, bizimki kadar güzel deyim ve atasözleri olan bir millet yok gibi geliyor. Olay sözlerin verdiği ders değil, sözlerin ta kendisi. Kafiyesi olsun, addedildiği varlıklar olsun, kinayesi, göndermesi falan filan olsun, kolay kolay üretilecek sözler değil bunlar.

Misal bir İngiliz vecizesine bakalım: "Fool me once, shame on you; fool me twice, shame on me!". Yani diyor ki, "Hadi beni bir kere kandırdın, ikincide senin ananı s.kerim!". Güzel, ders veren bir söz ama "Tedbirsiz sıçmaya giden, domala domala taş ararmış" kadar güzel mi Allah aşkına? Bu çok daha etkili bir söz, akılda kalıyor. bağdaştırdığı şey delikanlı insanlar için öyle önemli bir şey ki, bu lafı duyan tedbirsiz iş yapmamaya başlıyor. İngilizlere baksan ikinci kere kandırılınca kendisi utanırmış. Nedir ki?

Bu şahane deyimlerin şahaneliği çoğunlukla bel altından bahsetmesinden geçiyor tabii ki. Çünkü bel altı vurucudur! Bel altı akılda kalır. Baya bir araştırdım gavûr deyimlerini falan. Belki onların da vardır böyle bel altı sözleri. Fakat şunun güzelliğine bakın: "Madem yaptın bir hayır, bacaklarını tam ayır!" Bu öyle basit bir söz değil. Öncelikle kafiye mükemmel! Verdiği ders şu: yardım edeceksen, tam yardım edeceksin. Alt metninde de şöyle bir gönderme var: seks hâla kadının erkeğe bir lütfudur! Bu kadar anlamı bir arada bu kadar kısa bir sözle, böyle de kafiyeli bir şekilde vermek kolay mı?

Bir de deyimlerimizdeki hayvana verilen değerden bahsedeceğim. Hayvan üzerinden verilen dersler falan çok. Herkeste vardır. Fakat bizim özelliğimiz hayvana değer verip onu karşımıza alarak konuşmamız, dertlerini sormamızdır. Deveye sorarız; boynun neden eğri? Kurda sorarız; ensen neden kalın? Maymuna sorarız; ne var ne yok, bir ihtiyacın var mı? Her kuş kendi tüyüyle uçar diyor bir İngiliz atasözü. E bir kere de sor o kuşa sen nasıl uçuyorsun, üşüyor musun falan diye. Bu arada yine sözün etkisizliğini görüyoruz. O söz "Her koyun kendi bacağından asılır" şeklinde etkili olur. Ölüm teması var bir kere. İnsanı ürkütüyor, kendine getiriyor.

Bu konuda gâvur ellerinde yaşamış olan Farlimas'ın da görüşünü almak isteriz blogcana. Biz mi dışarıdan duymuyoruz, yoksa gerçekten bu şekil sözleri yok mu diye.

Unutmadan ekleyeyim, bilmiyorsan g.tünün huyunu, içmeyeceksin turşu suyunu!

11 Nisan 2010 Pazar

Gezegenimizi tanıyalım: Hangisi Capon?

Bakalım Capon'u ne kadar tanıyoruz. Anketimizi dolduralım ve bakalım görelim ne kadar tanıyormuşuz. Anketleyelim görelim. (Anketimiz sol yanda)

1 (Bu mu?)

2 (Yoksa bu mu?)


3 (Bu daha capon gibi)


4 (En capon benim. ehe ehe)

Ben Capon'u Gözünden Tanırım!!!
diyenler. Ne duruyorsunuz?

30 Mart 2010 Salı

Yaşamdan Saliseler: Traktör alasım var!

Çok samimi söylüyorum Traktör alasım var.

Geçen anadolu'nun ege taraflarında geziyoruz. Bir amca gördüm. Almış karısını çoluğunu çocuğunu, bir coşku, bir mutlulukla, keyfe keder kaptırmış gidiyor. Belli ki bağına bahçesine gidiyordu. "Kombi mi Traktör mü?" desen, "Kesinlikle Traktör" diyecek cinsten bir amcaydı. Hem neylesin kombiyi, kuzunesi varkene. İşte böyle dostlar.


Son dakika: Vazgeçtim. Evet vazgeçtim. Şu yukardaki fiatın fiyatının 17.000 tl olduğunu görünce vazgeçtim. O paraya alırım bi Golf, Focus biner geçerim arkadaş.

25 Mart 2010 Perşembe

Okulu sündürmek

Ne yazayım, ne yazayım diye düşünürken akıma geldi. "Neden en iyi bildiğim şeyi yazmıyorum?" diye sordum kendi kendime. "Harbi lan!" diye de cevapladım kendi kendime. Ben zaten kendi kendime gâh diyaloğa girer, gâh güreşir, gâh sevişirim.

Öngörülen öğrenim süresinde okulu bitirememek olarak tanımlanır, okulu uzatmak dediğimiz hadise. Sündürmek ise bir nesnenin esnekliği kaybolana kadar uzatılmasıdır bir yerde. İşte okulu sündürmek de hayatınızın ve ruh halinizin bir daha eski şekline kavuşamayacak kadar uzatılmasıdır. 4 yıllık bir okulu 5-6 senede bitirirsen okulu uzatmış olursun. Fakat 7 ve 8'e vardı mı, artık sünmüştür o okul. Bıraktığın zaman eski haline dönmez.

En başından başlayayım. ÖSS'den güzel bir puan kapıp tercih aşamasına gelmişiz. O zamana kadar hiç sesini çıkarmayan baba şöyle bir yoklar: "Oğlum hiç tıp yazmayacak mısın?". Oğlunun tercihlerine karışmak istemez ama içinde bir yerlerde hep doktor olsun ister evladını. Devlet memurları arasına %92'dir çocuğunun doktor olmasını isteyenler. Benim ise kendisine cevabım şöyle olmuştur: "Ya baba 6 sene okul mu okunur yeaa". VARAN1

Efendim, afedersiniz, bok varmış gibi mühendislik, en zor olanından, yazılır ve kazanılır. "Ehe İstanbul, mehe karı kız" diye ağız kulaklarda okula başlanır. Bir iki ay sonra dersin birinde en arka sırada dersi alan kocaman adamlar görünür. Buna şaşıran arkadaşa şöyle bir laf edilir: "Oğlum adamlara bak la! Amca olmuşlar hâla birinci sınıf dersi alıyolar" VARAN2

Şimdi efendim böyle ileri geri konuşunca ne olur? Allah taş yapar adamı! 1. sınıf derslerini 6. senede, okulu da 8. senede bitirirsin. Siz siz olun, konuşurken dikkat edin.

Peki tek sebep bu mudur? Kesinlikle değil. Okulu sündürmek adım adım şöyle gerçekleşir. Öncelikle bir sebepten dersle asılmaya başlanır. Derslerden kopan bünye dönem arkadaşlarıyla aynı dersi alamamaya başlar. Onlarla görüşemeyince okula gidesi gelmez. Okula gitmeyince dersler daha da kötüye gider. Daha kötüye gider dediğim öylece kalır işte. Sonra okulun durumu can sıkar. Gece uyku uyuyamazsın. Gece uyuyamadığın için sabah derse gitmezsin. Gitsen de uyukladığın için bir faydası olmaz. Dersleri düzeltemediğin için yine uyuyamazsın. Uyuyamadığın için... İşte dünyanın en zorlu kısır döngüsü budur.

Takriben 5. senede okulu bitiremeyeceğin hissi baş gösterir. Bir yandan da bir şekilde Türk Milli Takımı gibi geri dönüş yapmak niyeti hasıl olur. Bu geri dönüşü bir sene sonra başlatmaya niyetlenilir. 6. senede "haydi bakalım" deyip, olaya başlanır ama çok koptuğun için ancak 7. senede gerçekten ders geçilmeye başlanır. 7. ve 8. senede aldığın gazla okulu bitirirsin. Ha onca sene geçmiş, son dönem rahat bitirilir diye de bir şey yok. Hayvan gibi ders alıp yine zar zor bitirilir.

Bu kadarı bile fazla ama Evde kendimiz geyikliği içerisinde sizlere insanın neler çektiğini anlatmayacağım. Bize uygun kısımlarından biraz bahsedeyim istiyorum.

En eğlenceli vize anıları okulu sündürenlerden gelir. Misal Marmara Üniversitesinde sündürme işlemini gerçekleştiren bir arkadaşın bir anısı:

Sınav kağıtları dağıtılır veHoca: Arkadaşlar! kağıtlara bakın, soracağınız bir şey varsa şimdi sorun. 15 dakika diğer gruba gideceğim. 15 dakika beni bulup soru soramazsınız.
Sündürücü Arkadaş: Hocam sizin söyleyeceğiniz bir şey varsa söyleyin. 15 dakika sonra geldiğinizde beni bulamazsınız!

6. senemin bir finalinde başıma gelen bir olay:

Arkamda oturan salak benden kopya çekmeye çalışmaktadır. Tabii ben bunun farkında değilim. Ben boş kağıtla uzun bir bakışma sonucunda yavaştan kendisinden hoşlanmaya başlamışım. Birden hoca yanımıza gelir.
Hoca: Lan oğlum! Bundan bakmaya niye çalışıyon (beni işaret ediyor)? Ben bu derse başladığımdan beri alıyo bu dersi. (Bana döner)Kaçıncı alışın lan?
Ben: 6 oluyo hocam. Bu sefer boş kağıtla geçecem inşallah.
Hoca: Ben seni çok seviyom, seneye de gel sen. Muhabbetin iyi oluyo. ehehehhehehe
Ben: Ehi ehi ehi? Hocam başımdan gider misiniz? Sınava konsantre olamıyorum
Hoca: 5 senedir konsantre oluyon da noluyo? ehehehehehhe
Ben: Ehiheihieihi. Hocam geçirsene beniHoca. Ehehehehehehheheheehehh

Tabii bu durumun kötü yanları var. Mesela güzel bir kızın yanınıza oturmak için "Oturabilir miyim abi?" demesi gibi. 6 yaş küçüklerle ders almak falan zor şeyler. Fakat bölüm memurlarıyla, hocalarla, kantincilerle, hatta temizlik görevlileriyle falan olan muhabbetler bu olayın az olan güzel yanlarındandır.
(Sündürücülerin yaşam alaın kısıtlıdır. Küresel ısınma yüzünden yaşam alanı daralan sündürücülerin nesli tükenme tehlikesi altında)

Bir sündürücüyü nasıl tanırsınız? Sündürücüler 3. ve 4. sene zaten okulda görünmez. 5. ve 6. senede başı öne eğik ve düşüncelidir. 7. ve 8. senede derslerin biraz toparlanması ve artık kkanıksamışlığın verdiği rahatlıkla gayet neşeli, muhabbet bir şekilde ortalıkta gezinir. Sınıflarda belli bölgelerde oturur. Başka yerlere uyum sağlayamaz. Hocayla göz göze gelmeyi sevmez, yere bakar.

Uzun bir yazı oldu. Sıkıcı da oldu gibi ama olsun. Bir türü genel hatlarıyla tanıdınız ve artık onlardan korkmuyorsunuz. Sevin onları, abi demeyin onlara.

19 Mart 2010 Cuma

Bu Şafaktan Sonra (bölüm 1)

Gene aynı masanın etrafında (bkz. "veda gecesi") aynı üçlü oturuyorduk. Biri (makine mühendisi olan) kafasını masaya dayamış uyuyordu, diğeriyse (inşaat müh.) bulmaca çözmekle meşguldü. Bense (mimar) büyük bir ciddiyetle, betondan masaya gülümseyen bir kurukafa ve altında çaprazlama kesişen iki kılıç çizmekle meşguldüm. Sanatımı konuşturuyordum resmen. Resim bitince üstüne "KRAL DEVRE 323 K.D.", altına da "Ş=49 zorunuza gitmesin" yazdım. Allahım ben bu hale nasıl gelmiştim? Bienale gitmiş, kısa film festivallerinde bulunmuş adamdım ben, şimdiyse masalara şafak atıyordum!

O esnada, çamaşırhane çavuşu olarak, emrime verilmiş iki erden biri olan Kenan geldi. Muhteşem ikilinin uzun boylu olanıydı Kenan.

"Çavuş zıgaran var mı?"

Elimi kamuflajın cebine attım, bir şeyler arıyor gibi karıştırdım ve halk arasında "nah" işareti olarak bilinen baş parmağı işaret ve orta parmak arasına konarak yapılan o el hareketini cebimden çıkararak "aha burdan yak, çekinme" dedim. Bir zamanlar sanata uzanan eller şimdi el hareketi çekiyordu.

Kenan hayatımda tanıdığım en acayip adamlardan biriydi. Bütün kışladaki en büyük porno dergi ve resim arşivine sahipti. Ama aramalarda yakalanma korkusuyla arşivi kışlada bir yerlere gömmüş ve sonra da gömdüğü yeri unutmuştu. Adamın askerliği, artık kışla birlikleri arasında efsane gibi dilden dile dolaşan o kayıp hazineyi aramakla geçiyordu. İşin ilginci Kenanla beraber tüm erat da bu gömüyü arıyordu. Ortalık köstebek çukuru gibi delik deşik olmuştu, komutanların bütün kışlayı oyması an meselesiydi.

Aslında Kenan definesini bir tek yere gömmemişti, parçalara ayırmış ve farklı yerlere saklamıştı. Bunu da şöyle farkettik; bir gün kazan dairesini temizleyen askerler (makine mühendisi arkadaş da oranın sorumlusuydu) içeriği "şunları yap bunları et imza: komutan" şeklinde askeriyede normal sayılan ve her yerde görülen bir panonun arkasında kah bulvar gazetesinden kesilmiş, kah çeşitli magazin dergilerinden kırpılmış bir fotoğraf sergisiyle karşılaştılar. Tabi bunu öğrenen Kenan hemen olay yerine intikal etti ve resimlerini talep etti. Resimlere el koyan ve vermemekte direten kazan dairesi personeline "my preciousss" diye inlerkenki halini görmeliydiniz. Ah be Kenan...

Çok geçmemişti ki kışla hamamının görevlisi asker, eratın kullanması yasak olan lakin görüntü icabı dolaplarda duran havlularının arasında definenin bir başka kısmına ulaştı. Yalnız bunlar biraz farklıydı, çünkü resimler ıslanmaya karşı özenle pvc'lenmişti! Böyle çaba, böyle aşk nerde görülmüş sevgili evdekendimizciler? Neyse ki hamamcı çocuk Kenan'ı kırmadı ve resimleri bir paket sigara+kola karşılığında teslim etti.

Ama söylentilere göre hazinenin asıl büyük kısmı hala kayıptı; kimine göre gömü eğitim sahasında italyan çukurunun orda, kimine göreyse doldurboşalta sırtını verip 100 adım attığında hemen soldaki çam ağacının dibindeydi. Resmen sahte define haritaları etrafta uçuşuyordu. Bütün kışla bir umut ünü günden güne artan bu gömüyü arıyordu. Hatta zamanla hazinenin içeriği de değişmeye başladı. Porno arşivi olarak çıktığı yolda, muhteviyatı günden güne genişledi, içine bir askerin hayal edip de ulaşamadığı her şey girdi. Bir karton marlborodan albayın kızının telefon numarasına kadar aklın almayacağı her şey vardı artık kayıp hazinede. Ama garip olan herkesin buna inanması ya da inanmak istemesiydi. Sanki o gömüyü bulan bütün dertlerinden kurtulacak, bir daha ona 3-5 nöbeti yazılmayacak, kuytularda onu bekleyen albayın kızıyla yasak bir aşk yaşayacaktı.

Hazinede neredeyse tek eksik "alay sancağı" kalmıştı. Yani hasbelkader kötü niyetli bir kişi "gömüde alay sancağı gizliymiş, komutanlar koymuş, bulur da genelkurmaya götürebilirsen anında terhis ederlermiş" diye bir söylenti yaysa olabilecekleri tahmin bile edemiyordum...

Ve evet, o kötü niyetli kişi bendim...





...