09 Kasım 2009 Pazartesi
Sinemada Reklam İstemiyoruz!
Haydi bakalım. Gelin görün.
03 Kasım 2009 Salı
Çocuk Aklı: Sokaktaki Futbol
Bir erkek çocuğu için, erkekliğe adımları arasında sünnetle askerliği arasında 2 altın basamak vardır. Bunlardan birisi futbol oynamaya başlamasıdır. (Diğerini şimdilik düşünmeyelim.)
Sokakta oynayan çocukla, sokakta top oynayan çocuk arasında Endüstri Devrimi kadar büyük bir sıçrama vardır. Sokakta oynayan çocuk, saklambaç, yerden yüksek, seksek, hatta yeri gelir evcilik gibisinden envai çeşit oyunlarla zamanını geçirir. Bu oyunlar tıpkı birer flash oyun gibidir; basit, öğrenmesi ve uygulaması kolay. Ancak zevk konusunda saman alevi etkisiyle çabuk sıkan bu oyunlar arasında hızlıca alt+tab yapar çocuk beyni.
Gelir düzeyi düşük olan semtlerde bazı çocuklar vardır ki bazıları yukarıda saydığımız hiçbir oyunu oynamadan direkt olarak zımba, simit, uzun eşşek gibi şiddet tabanlı ve gün geçtikçe fizik gücü gereksinimini artıran oyunlarla stajını yaparlar. Unutulmamalı ki dünyada en çaresiz kişi tombul arkadaşının karşı takımda olacağını öğrenen çelimsiz uzun eşşek oyuncusudur. Bu sebeple bu çocuklar bir bakıma acemi birliğini tamamlarlar bu oyunlarla.
Ve asıl konuya geldiğimizde;
1. Yüksek Gelir Düzeyli Sokak Futbolcuları
Bu çocuklar, aslında birer sokak futbolcusundan çok site bahçesi futbolcusudur. Pahalı halı saha ayakkablıları ve bilimum lisanslı klüp ürünleriyle onları tanımanız çok zor olmaz. Futbol kuralları arasında “istop” un varlığından habersizdirler çünkü maçları esnasında araba geçmesi söz konusu değildir.
Bu oyuncular genelde kiloludurlar ve top sürme yetenekleri hakikaten berbattır. Ancak genelleme yaparak bu tarz oyuncuların hepsini çöpe atmamak gerekir. Bunların futbol okullarına kayıt imkanları daha fazla olduğu için en azından profesyonel olup olamayacaklarını görme imkanları vardır. (Ayrıca Kaka Leite de Brezilya’nın en zengin ailelerinden birinin çocuğudur.)
Ne yaparlarsa yapsınlar futbol camiasında sevilmeyeceklerdir. (Kaka hariç, adam babasının eline bakmıyor.)
2. Dar ve Orta Gelir Düzeyli Sokak Futbolcuları
Endüstriyel futbol hakkında hiçbir fikri olmayan, üzerlerinde orijinal olmayıp, spor açısından oldukça elverişsiz sentetik maddelerden yapılmış ürünler olan, en lüks ayakkabıları ligspor ya da sportaç olan (biraz daha orta düzey için lescon da olabilir) çocuklardır. Futbola başlamadan önce zorlu fiziksel koşullar altında çeşitli oyunlar oynayan ve “ekmek arası” adlı bir beslenme rejimini uygulayan bu çocuklar için o üzerlerinde giydikleri alabildiğine adi ürünler hayatlarındaki en önemli şeydir. Bazıları, dayısı ya da amcasının verdiği bir forma yüzünden, o formanın ait olduğu kulübün çok sıkı birer taraftarı olmuşlardır ve yıllar sonra bunu hatırlamayacaklardır bile.
Futbollarındaki en önemli fark bir tarzlarının olmasıdır. Güney Amerika ekolüne yakın bir futbol stilini benimseyip, çok çalımlı bir stili içgüdüsel olarak benimsemek kanlarında vardır. Bu kötü alışkanlıklarından ilk “esnaf halısahasına davet edilen genç” sıfatına sahip olduktan hemen sonra vazgeçeceklerdir. Genel olarak vücut yapıları “kuru ama diri” olarak adlandırılabilir. Çok büyük bir yüzdeyle kara ve kurudurlar, aralarında süsüne meraklı olanlar varsa bunlar imaj olarak Cristiano Ronaldo olma yönünde ilerleyeceklerdir.
2. Grup (dar ve orta gelir düzeyi): B
Evde Kendimiz: “Sence, Türk Sokak Futbolu nereye gidiyor ufaklık?”
A: Ben nereye istiyorsam oraya gidiyor, çünkü top benim!
31 Ekim 2009 Cumartesi
Maksim Tsigalko Gibisin, Teklif Etmek İstiyorum
-Öncelikle hızlıca MERHABA’mı araya sıkıştırıp devam etmek isterim…-

Türk insanının teklifle arasında bir sorun var ve gayet ciddi bir sorun. Her türlü teklife karşı inanılmaz gergin bir yapıya sahibiz törkiş dilaytlar olarak. Sadece gelen tekliflere değil, yapacağımız tekliflere de ürkek birer ceylan gibi iri gözlerle bakıp, fiti fiti diye sekmeye başlıyoruz ve uzaklaşıyoruz.
Böyle bir genelleme yaptıktan sonra, asıl konuya gelmek lazım gelir;
“Seviyorsan git konuş oğlum!”
Evet sevgili evdekendimizciler, bu cümle tez konusu olabilecek kadar derindir özünde. Bir kızdan sırf bu sözün büyüsüyle hoşlanmaya başlayabilirsiniz.
- Abi yok ya biz onunla arkadaşız, tamam yakıştırmışsınız falan ama olmaz yani, hem ben esmer sevmem ki…
- (hmzzzz, çare kalmadı artık son kozu çekmeli) Seviyorsan git konuş oğlum…
- Doğru diyosun lan!
Olay bu kadar fantastik kuntastik bir şeydir işte. Bir erkeğe verilecek gaz bu sözden geçer ama adamı rezil de eder vezir de eder. Atraksiyon arayan yurdum erkeği en yakın arkadaşını salıverir meydana. Saf, temiz, olacaklardan habersiz gencimiz “heee eheee heheee” diye bir sırıtmayla etrafta dolanır.
Bir kıza nasıl teklif edilir ki?
- Merhaba Selin, iç borçlanmalarını dengeli bir faiz oranıyla kredilendirme yöntemiyle asgari düzeye çekmek için sana borç vermeyi teklif ediyorum.
IMF miyiz biz de teklif götürüyoruz kızlara. Ya da Fener’e yeşil ışık yakan futbolcular gibi teklif mi bekliyor kızlarımız?
Holivut filmlerinde ne güzel, hafta sonundaki konsere 2 biletim var diyorsun, kız hemen anlıyor durumu. Ama yurdum erkeğinin hafta sonunda elindeki tek aktivite halısaha maçı. Kıza gidip de;
- Selin , Rıfat Abi’lerin kadroyla canavar maç var hafta sonu. Çok kemikler kırılacak, çok canlar yanacak.
diyerek söze girmek çok etkili olmaz kanımca.
İş bu “teklif etmek” kavramı bilimum Selinlerin ve Melislerin çıkardığı bir terimolojidir. Hele ki bir “çıkma teklifi” vardır ki böyle manalı bir isim tamlaması nasıl oluşmuştur çözen beri gelsin. Yurdum erkeğinden The O.C. tavırları beklenirse, “o.ç. sensin laa” diye dalıverir o olur…
(Maksim Tsigalko)
Geliyor!
27 Ekim 2009 Salı
Anket değerlendirmesi: Bayram değil, seyran değil; eniştem beni niye öptü?

Bu anketimizde gençlerimizin çevrelerindeki insanların başına gelen olaylara nasıl yaklaştığını irdeledik alttan alttan. Tabii ki siz anlamadınız. Bunlar hep psikoloji biliminin şeyleri. Çıkardığımız sonuç ise şu: Gençlerimiz duyarsız! Herkes kendini düşünüyor. Her koyun kendi bağağından asılır mantığı hakim. Yakıştıramadım... Geri kalanlar ise ya geçiştiriyor, ya da suçu mağdurda buluyor. Eniştenin öpüp koklama hakkını savunan oylar benim zaten, olur öyle arada.
26 Ekim 2009 Pazartesi
Bugün ayın kaçı? (Hangi ayın?)
Bu konuyu daha önce başka bir platformda da incelemiştim. Ben takvim olayına taktım. Tarihin tutulması olayı yani. Bugün 26 Ekim 2009 ve pazartesi günündeyiz. Dünyaca miladi takvimi kullanıyoruz falan. Gayet güzel. Saat dilimlerini falan ayarlayıp düzeni oturtmuşuz, şahane. E iyi de zamanında nasıl oldu bu olay. Dönelim geçmişe...
İnsanların insan gibi yaşamadığı zamanlar efendim bunlar. Bir takım gelişmeler yaşanmış, kıçı donanlar ısınmak amacıyla çalı çırpıya sürtüne sürtüne ateş çıkarmışlar falan. Hafiften yerleşik hayatada geçilmiş. Mağara mağara nereye kadar denmiş ve evler yapılmış. Fakat hala havanın ısınıp soğuması falan bunlara çok enteresan geliyormuş. Sonradan birileri farketmiş ki, bu havalar bir üre iyi gidiyor, sonra bozuluyor. Bir dönem çoğunlukla güneşli, sonra bir dönem kar yağıyor. Bir iki akıllı bunu sürekli tekrarladığını farketmiş. Ölçü olarak alınabilecek tek şey de "gün" dediğimiz şey. Muhtemelen ilk karın yağdığı zamandan başlamış ve havalar ısınıp tekrar ilk karın yağdığı güne kadar kaç gün geçtiğini saymış. Bunu yapanın da yeni evli bir kadın olduğunu düşünüyorum. Zira evlilik yıldönümü için zaman bulunmadıysa ben de ne olayım.
Şimdi dünta üzerinde çeşitli yerlerde yaşayan bir sürü toplumda bunu yapanlar olmuş ve herkes kendine göre bir takvim oluşturmuş. Bunu yaparken de önce 365 gün olduğu bir şekilde belirlenmiş. Sonra "Aga bu çok uzun. 236. gün sen benden borç aldıydın denmez. Bunu bölelm biz" demişler ve 12 ayda karar kılmışlar. Bunu 12 ay olarak belirleyenlere de ayrıca teessüf ediyorum. 16 yapsanız ne olurdu lan! 16 maaş alırdık bir senede.
Asıl mesele bundan sonra başlıyor. Şu anda istediğimiz anda dünyanın öbür ucuyla iletişime geçip saati bile sorabiliriz. Haliyle tüm toplumların takvimini senkronize etmek zor değil. Zamanında öyle miydi peki? Daha telefon bile bulunmamış. İletişimin en hızlı yolu güvercin. Kervanlar falan da var tabi.
Demem o ki bundan 2000- yıl önce falan her millet kafasına göre takvim tutuyordu. Herkes yılı 365 güne bölüp aynı ay sistemini kullansa bile, herkes farklı yerden başlar ve günler yine şaşar. Hadi yılı aynı yerden başlattın, günlerde mümkün değil. Avrupadan Çin'e bir kervan gidiyor misal. Avrupalı diyor ki, "Sene 3, 4. ayın 15. günü ve bugün salı". Çinli de diyor ki, "Hacı sene 3. 4. ayın 15 indeyiz ama bugün cuma." Neden böyle oluyor? Başka türlü nasıl olacak zaten?
Hadi biri buldu da tüm dünyayı dolaşıp hangi yılın hangi ayının hangi günü ve o günün haftanın kaçıncı günü olduğunu anlattı diyelim. Kim kabul eder lan? Birisi gelip beyler "Sizin takvim yanlış. Sene 361, 3. ayın 14 ündeyiz. Bugün de perşembe. Ayrıca haftada 7 gün var, 5 değil. İki gün ismi daha uydurun" dese dayak yemeden kurtulabilir mi? Adam borç vermiş 6. ayın 4. gününde geri alacak. Senin takvimine uyup o borcu riske atar mı? Sonra dünya yuvarlak. Ne malum senin kendi ülkenden buraya gelene kadar günü sapıtmadığın? Doğudan dolaşsan farklı, batıdan dolaşsan farklı işleyecek belki tarih.
O bakımdan ben derim ki, bu tarih kitaplarında falan birbirini tutmayan tarihler bu yüzdendir.
Bu arada oturdum inceledim. Bugün miladi takvimin 733219. günü. Tamı tamına 104745 haftadan sonra 4. günmüş bugün. Yani miladi takvim cuma günü başlamış. Bu da saçma. Bir takvim başlatıyorsun ve ilk günü cuma. Senden önceki takvimleri silip atmışsın. Yeni bir tarih yazıyorsun ve ilk günü cuma. Saçma değil mi lan? Her insan bunu pazartesi başlatır. Ha eğer seneye, hatta tarihe haftasonuyla başlayalım dersen tamam. Belki de haftanın ilk günü cumaydı o zaman. Sonradan pazartesi yaptılar. Bu da saçma. Niye değiştiriyorsun lan?
Kafam karıştı anasını satayım.
21 Ekim 2009 Çarşamba
Şehir Rehberi (City Guide)
"Şimdi meydandaki heykelin oraya git. "Ulu Cami'"yi göreceksin. Onun sağındaki sokağa gir. Yüz metre ileride sağda "Atatürk İlköğretim Okulu"'nı göreceksin. Geçince sola dön, ordan ilk sağa gir. Biraz ilerde "Dostlar Kahvehanesi"'ni göreceksin. Tam karşısında "Kardeşler Lokantası" var. Onun hemen sağından giriyorsun, biraz ilerde "Üçler" Ekmek Fırını var. Tam karşısında "Köşem Market" var..." diye uzun bir süre daha devam etti.
"İyi de" dedim, "Hangi şehir bu?".
"Farketmez" dedi.
For foreign At home ourselves fans:
go go go. turn right. you will see "Ulu Mosque". turn left. go go go gooo....
20 Ekim 2009 Salı
Bir yol hikayesi
Yanlış hatırlmıyorsam altıncı sınıfın yazıydı. Çünkü Tarkan'ın "Şımarık" şarkısı çıkmamıştı daha. Kamyonun kasasını tepeleme doldurnuştuk. Hatta şöför kabininin bile üstüne tşmıştı. Abimle içten içe "kasada gideriz inşallah" hesapları yapıyor ama, babama soramıyorduk. Zaten annemle babam şöförün yanına otursa, biz mecburen kasada gidecektik.
Beklenen oldu ve babam yolcu listesini açıkladı. bizim biletlerde kasa yazıyordu. Vakur bir biçimde "gideriz artık kasada, naapalım" gibisinden tepkiler veriyorduk ama, çıldırmak üzereydik. Upuzun bir yoldu ve kasada gidecektik lan.
Yaz ortası olmasına rağmen hava çok sıcak değildi. Tepede güneş vardı ama çok yakmıyordu. Zaten sıcak değil de, nem fena yaptığı ve Devrek'te çok nem olmadığı için çok rahatsız değildik. Kasaya atladık ve yolculuk başladı. Balyaların arasında kendimize birer yer yaptık ve otura otura devam ettik bir süre. Sonra yavaştan ayağa kalkmaya ve ön kısımlara ilerlemeye başladık. Açık havada yolculuk yapmak kadar güzel bir şey yoktur sayın Evde kendimizciler. Biz de Fargo'nun kasasında bir nevi cabrio tadı yakalıyorduk. Cabrioyu kim kaybetmiş de biz buluyoruz zaten. Bizim için cabrio kamyon kasasıdır.
İlerledikçe diğer köylerin içinden geçmeye başladık. Köylerin içinden geçerken meyve ağaçlarının dalları gelmeye başladı üstümüze. O da son nokta oldu bizim için. Elmaya armuda dalmıyorduk, ağaç ayağımıza geliyordu. Biz sadece uzaktan kestirdiğimiz olmuş meyveleri elimizi kaldırarak alıyorduk. Hele bir seferinde bir salkım çekirdeksiz çavuş üzümü yakalamıştım. Hey gidinin be!
Hafif ve ılık esen rüzgarı hissede hissede ilerliyor, türlü meyveler yiyor, hafif aksiyonlar yaşayarak dünyanın en güzel yolculuğunu yapıyorduk. Birisi çıkıp da şehirlerarası otobüs yerine bu kamyonu koysa iki katı para verir, on katı yavaş gitmeyi seçerdim. Fakat otobandan gitmeyecek. Mümkün olan en sapa yoldan gidecek. Şerefsizim paranın gözüne vurursun. Zaten yük taşıyorsun. Üstüne yolcu parası, mis!
Bir iki kez kalın ve alçak dallar yüzünden küçük tehlikeler atlattık ama bir seferinde kasanın kenarındayken küçük bir virajda dengemi kaybedip düşüyordum nerdeyse. Filmlerde otobüsün yanına tutunup giden aktörler gibiydim. Bildiğin Jeki Çen olmuştum. Son anda balyaları bağladığımız ipe tutunup düşmekten kurtuldum. Fakat bacaklarım falan bayağı sarktı aşağı doğru. Şöför o an aynadan baksa, o da tam bir film tadı yakalardı. Sonra tırmanıp kurtuldum çok şükür. Çünkü korktuğum düşmek değil, babamın azarıydı.
Bu olaydan sonra daha temkinli devam ettik yola. Her güzel şey gibi bu yolculuk da bitti sonunda.
Çocukluk güzeldi be. Köyde insanlar vardı, arkadaşlar vardı, akrabalar vardı. Hayvan güdüp derede falan yüzüyorduk. En büyük derdimiz çükümüzün ne zaman kalkacağıydı. Sonradan o da oldu zaten. Öyle güzeldi ki, üzerine ne yolculuklar, ne maceralar yaşamaya rağmen onbeş sene önce yaşadığımız bir-iki saati beynimize kazıyordu.
17 Ekim 2009 Cumartesi
Evde kendimiz yeni yazarını arıyor
Sonradan: bu arada şifreyi attım, tuttu. İletişim mailine de yazabilirsiniz. Gerçi bir girdim maile, kimse yazmamış lan! Bir kişi mi iletişmek istemez? Çok üzüldüm yine.
16 Ekim 2009 Cuma
Anket değerlendirmesi: Küçük Tayyip...
Son anketimiz Küçük Tayyip'ti. Bu köşeden onca azarlamam boşa gitmemiş bunu anlamış oldum.. Günbegün sizlerin toplumsal ve siyasi olaylara olan ilginizin arttığını ve bu konular hakkında fikir yürüttüğünü görmek çok güzel. Türk gençliğini apolitiklikten kurtarıyoruz yavaştan.
Fazla söze hacet yok. Katılımcılarımızın büyük çoğunluğu duygu sömürüsünü yememiş ve siyasi duruşunu otya akoymuş maaşallah. Zaten geriye kalan 19 oyun 10 tanesini falan ben verdim. Gençlik canavar. Aynen devam!...
06 Ekim 2009 Salı
Reel ekonomi 008: Sektöre yön verenler
Bu yazımızdaki konuğumuz otoparkçı Hulusi Şengül. Kendisi otopark sektörüne yön verenlerden birisi. Giriyorsunuz otoparka, "Sağ yap sağ sağ sağ! Şimdi öyle gel, gel öyle gel geeel" diyerek yön veriyor.
Şimdi röpörtajımıza geçelim:
- Hulusi Bey bu işe nasıl girdiniz?
- Peder bey yazları boş durmayayım, hem iki para kazanayım diye bizim mahalledeki otoparkçı Mustafa Abi'nin yanına verirdi beni. Öyle girdik işte.
(gülüşmeler...)
- Peki nasıl bu kadar yükseldiniz?
- İki sene sonra Mustafa Abi'yi bıçakladım. Adam üstüme fazla gelmeye başladı. Görev tanımında olmayan görevler yüklemeye başladı üstüme. Kurumsal bir işletmeye yakışmayan hareketlerdi. Ben de kariyer planım doğrultusunda bıçakladım kendisini. Namımız yayıldı tabi o genç yaşta. Reşit olmadığım için biraz yattım çıktım. Sonra yürüdük işte.
(gerilmeler...)
- 2008 global mali krizini, otopark sektörü çevresinde değerlendirir misiniz?
- Valla zorlu bir dönem oldu. Özellikle toplu taşımaya yönelenler ve otoparka para vermek istemeyen sürücüler yüzünden bir hayli daralma oldu. Amerika'daki mortgage faizlerinin artması da bizi çok etkiledi tabii.
- Bu dönemi atlatmak için ne gibi uygulamalarda bulundunuz?
- Biraz fiyatları kırdık, üyeliği daha cazip hale getirdik. Arabasını yol kenarlarına çekenlerin arabasını çizdik, lastiğini patlattık falan. Böyle uygulamalar işte.
(gülüşmeler...)
- Peki sektördeki ve sektöre girmek isteyen gençlere neler tavsiye edersiniz?
- Ayaklarını denk alsınlar! Benim işimi bozanın yuvasın bozarım. Kimin müşterisini çalıyonuz lan siz! Adamın .mına gorum valla
- Hulusi Bey, ayıp olmuyor mu?
- Ne ayıbı lan godoş? Kimin ekmeğiyle oynuyonuz lan siz? Adamın asabını bozmayın. Valla bi çakarım, bi de yerden yersn alimallah.
(itişmeler...)
- Hulusi Bey vurmayın...
(kaçışmalar...)
fotoğraf: Mahvi
29 Eylül 2009 Salı
Sevdiğime varamadım, naylon çorap giyemedim...
İşte o organize atakların en kombinesiydi bu. Bu sefer de olmazsa gey bir arkadaşımın içkili bir günde yaptığı teklifi değerlendirmeyi bile düşünebilirdim. Aylardır Nietche'den girip Sartre'da çıkmış, Duman'la yatıp Deep Purple'la kalkmıştım. Duman'la yatma kısmı mecaz yalnız, yanlış anlamayalım. Zira sevdiceğim alternatif bir insandı. Halbüse ben hep doğunun büyülü sesi İbo'yu dinler, İzzet Altınmeşe'nin "oy dügümeli dügümelli" şarkısıyla neşemi bulurdum.
İlk birkaç görüşmemiz iyi geçmemişti gerçi. Çok da kötü sayılmazdı ama "sen ne düşünüyosun deyvid finçırınn tüketim toplumuna yaptığı göndermeler hakkında" gibisinden sorularla derinime inmeye çalışınca elini boşlukta hissetmesi biraz zorlamıştı beni. Baktım işler kötü gidiyor, çok "büyük üstad"ın tavsiyesiyle samimiyete vuruyordum işi. "Ben o filmden bi bok anlamadım abi yea" diyordum, etraftakiler de gayet iyi anlamalarına rağmen samimiyi yalnız bırakmamak için "ben de abi" diye onaylıyorlardı beni. Halbüse ben filmi bile izlememiş oluyordum.
Gel zaman git zaman, o beni biraz yukarı ben onu biraz aşağı çeke çeke bayağı bir yaklaştık birbirimize. Kah dürümcüye gidiyor, kah bienale katılıyorduk. Hatta bir gün otobüsle İstanbul Modern Sanatlar Müzesi'ne giderken Ömer Danış'ın listeleri alt üst edemeyen şarkısı "Şerefsiz"i mırıldanırken farketmiştim. Doğu-batı sentezi gibi olmuştuk anasını satayım. Artık bu sentezin ismini koymaya gelmişti sıra. O gün bugündü işte.
Memleketten bir arkadaşın Frank Sinatra'nın eski bir albümünü istediğini söylemiştim kendisine. Beraber bakalım, hem bir şeyler içeriz diye kendisine söylemiştim. Zaten Frank Sinatra'nın yeni bir albümünün olmadığını belirtip kabul etmişti teklifimi. O da birisiyle görüşecekmiş, biraz erken çıkarmış evden.
Saçlarım 3 numara olduğundan işim kolaydı. Geceden sakal tıraşını da olmuş, basit ama etkili olduğunu düşündüğüm bir tişört ve iki pantolonumdan iyi olanını giydim. Sadece koltuk altı roll-on'umu sürüp evden çıktım. Öyle fiyakalı giysilere kızların aklını alan parfümlere gerek yoktu. Mevsim yazdı ve koltuk altım kokmasın yeterdi. En güzel koku insanın kendi kokusudur derdi babam. Terlediğinde kendi kokusunu duymuyordu çünkü.
Taksim meydanında buluşup tünele doğru yürümeye başladık. Galatasaray Lisesi'nin önüne geldiğimizde iki sanat akımı ve bir klasik müzik konserinden bahsetmişti bile. Sevdiği bir kafe vardı, orda oturmayı teklif ettim. "Albüme bakacaktık?" diye sordu. "Arkadaşım bulmuş onu ya. Az önce aradı. mp3üm.org'dan indirmiş." diye uydurdum hemen.
Oturup birer kahve söyledik. Artislik olsun diye krema ve şeker atmadım kahveye. O ise abandı, şekere, abandı süttozuna. Biraz hoşbeşten sonra yavaş yavaş mevzuya girmeye karar verdim. Fakat mevzu da girilecek bir şey değildi ki. "Güneyin incisi Antalyaspor bu sene lige flaş transferlerle başladı" diye girilmez ki bu mevzuya. Ben böyle kendi kendime ızdırap çekerken, "ne oldu ya, acayip terledin" diye sordu. Sıcak ve genetik bilimiyle harmanlayıp dikkatini dağıtttım. Lavaboya gitmek için izin istedim. Bir elimi yüzümü yıkasam iyi olacaktı.
Döndüğümde telefonla konuşuyordu ve ben sandalyeye otururken konuşması bitti. "Ya Erinç'in işi erken bitmiş. Gelmiş Taksim'e. Yanımıza gelmesini söyledim. Bi mahsuru yok dimi?" dedi. Çaresiz "yok canım, ne mahsuru olacak?" diye cevap verdim. Kimdi lan bu Erinç şimdi? Nerden çıkmıştı? Ben böyle düşünceler dalmışken Erinç geldi. Tanıştıktan sonra sevdiceğimin yanına oturdu ve kolunu omzuna attı. Sevdiceğim de gayet samimi bir şekilde ona yaslandı ve yanağından öptü.
Şimdi masada aylardır üzerinde çalıştığım planlarım, o planların müsebbipi kız ve o kızın sevdiceği Erinç'le oturuyor, bir yandan iki sevgilinin yanındaki üçüncü kişi oluyor, diğer yandan sütsüz ve şekersiz, apacı bir kahveyi içmeye çalışıyordum. İlkokulda altıma kaçırdığım günden sonra ilk kez bu kadar zamanın çabuk geçmesini ve içinde bulunduğum durumdan bir an önce kurtulmayı istiyordum. Aslına bakarsanız "öldürelim mi lan seni?" diye sorsalar galiba evet derdim. O an da yeni bir şeyi anladım. Bazılarının organize ataklara ihtiyacı olmuyordu ya da onlar hep organizasyonun kendileriydi zaten.
Yarım saat kadar oturduktan sonra izin isteyip yanlarından ayrıldım. Çok da gönülsüz bırakmadılar beni. Otobüse binip eve döndüm ve İbo açtım. Zaten "Bırakın Gitsin" "Another Brick In the Wall"dan daha güzel şarkıydı. İbo da Pink Floyd'dan daha içli okuyordu Allah için.
(Üstada saygılar...)
24 Eylül 2009 Perşembe
Uzaylı uzaylı dedikleri...
Öncelikle haberimize bakalım: uzaylının cıbıldak resimleri
Neymiş? Meksika'da bulunan yaratığın dokularını falan incelemişler de, dna'sı var mı yok mu anlayamamışlar da, yüzde doksan dokuz uzaylıymış da... Ulan ne uğraştınız o kadar? Bana soraydınız söylerdim uzaylı olduğunu. Bu kadar araştırmaya ne gerek var? Baktım mı anlaşılıyor zaten uzaylı olduğu.
Benim üzüldüğüm ve yadırgadığım şey ise yıllardır hayallerini kurduğumuz, anamızdan bacımızdan daha dost olduğumuz uzaylıların çük kadar bir şey çıkması. Boşuna mı korktuk lan bunca sene? Bunlar mı ele geçirecek dünyayı. Bunlar hiçbir şey ele geçiremez, çünkü geçirecekleri elleri yok gibi bir şey.
(Malumunuz biz kedi görsek apış arasına bakarız erkek mi dişi mi diye)
Demem o ki, uzaylılardan korkmaya gerek yok. Bunlar daha büyüyecek evrilecek falan. Bin yılı bulur bunların dünyayı ele geçirmesi.
23 Eylül 2009 Çarşamba
Ouch ne lan!
(mağara adamları bunlar)
- mhhaaa aaağğğsss zzğğooaaa!
+ ağınğa ıımmhh?
- mmhhaaa aağğğsss zğğooaaaaaa!!!!
+ hhaaıı????
- elma ulan elma! şu elmayı at diyom...
Yani tam olarak böyle olmasa da buna yakın bir şekilde gerçekleşmiştir heralde ilk konuşmalar. Gerçekleştiği yere göre değişir tabi. O son cümle İngiltere'de "-give the fucking apple", araya deniz girdiği için onları iyi duyamayan Alamanya'da "-fick dich, arschlog" şeklinde zuhur etmiştir. Sonuçta kaba adamlar Almanlar (onurlu ve centilmen alman halkını tenzih ederim).
Sonuçta her şeye bir isim koyalım diye düşünen atalarımız akıllarına gelen şeyi söylemiş, diğerleri de ona uymuş belli ki. Sonradan da kurallı cümle kurmak için dilleri geliştirmişler bölgeye göre. Herkesin kafa farklı çalıştığı için değişik gramer kurallarına dayanan bir sürü dil oluşmuş. Bu bu kadar basit bir şey (filoloji aleminden özür dilerim).
Benim anlamadığım ("ulan koskoca dil alemini anladın, bunu mu anlamadın?" demeyin) ünlem mi denir, nida mı denir artık, bunlar nasıl dilden dile değişir. Misal dizimiz sehpanın köşesine çarparsa (o da fena acır ha) yüzde doksan dokuzumuz "aaah!" diye feryat eder. Geri kalansa o kısmı direkt geçip "ananız kim?" diye bağırır boşluğa. Bu gayet insani bir tepki. "aaahh"tan bahsediyorum. İkincisi biraz hayvani tabi. Ulan ingiliz olsun, amerikalı olsun, hangi insan, neden "ouch!" diye bir tepki verir lan? Diğer tüm milletleri bilmiyorum ama sadece bunlarda var bu. Yetmiş iki milletten adamı toplayıp tek tek kafasına vursam eminim bunlardan başka herkes "aaah" der. Hani "aaah" olmaz da "aaağğh" veya "aaııhh" olur. "ouch" ne lan (okunuşu ağuuç)?
"Ups!" bir nebze anlaşılır. Hatta bize göre daha anlaşılır. Sonuçta "ups" (oops diye yazılıyor) daha doğal. Elinden bir şey düşüren insan "ups" demeli bence de. Burada bizim kullandığımız "a-man!" ve "al-lah!" pek doğal değil gibi. Ya da yok lan. "Ups!" ne? "Aa-man" daha güzel.
Hayır şimdi Evde kendimizin Amerikan versiyonu, "Ourself at home" diye bir blog olsa ve oranın "gick" diye bir yazarı olsa o da "aah!" ne lan diye yazardı kesin. Onlara da o doğal geliyordur. Fakat "aah" daha doğal bence.
Bir de köpek havlamasına "arf arf" diyorlar mesela. O da çok acayip. Çünkü köpek arflamaz, havlar.
Google'dan "ouch" diye arama yapıp bizim siteyi gören ecnebiler için çeviri: What is "ouch" dude? A people must say "aaah" when you hit your knee to the pencil.
20 Eylül 2009 Pazar
Nerede o eski Bayram'lar?
Bir de Bayram diye bir çocuk vardı, yaşıtımız. İlkokul birinci sınıfta aynı sınıftaydık. Okumayı üçüncü sınıfta sökmüştü adam. Hayatımda tanıştığım ilk kütüktü kendisi. Fakat çok azimli, başarılı bir kütüktü. Yürüyor, konuşuyor, ne bileyim, insan gibi davranıyordu bayağı. Bir seferinde kavga bile etmiştik yanlış hatırlamıyorsam. Daha doğrusu kavga edecek gibi olmuşken, başarılı her öğrenci gibi, ben gidip öğretmenin arkasına saklanmıştım.
Darbukatör bayram vardı bir de. Müjdat Gezen'in canlandırdığı çingene bir karakterdi. Zaten bizim beynimize işlenen, darbükayı hep çingenelerin çaldığıydı o zamanlar. Sene doksanların başı...
Bu arada soyadı Bayram olup da erkek çocuğuna Ramazan ismini koyan ana-baba varsa, Allah onları bildiği gibi yapsın diyorum. Daha da bir şey demiyorum.
16 Eylül 2009 Çarşamba
Bacardi-tekila içmek isteyen arkadaştan özür dileriz
Bir vatandaşımız bacardi-tekila içmek istemiş ve google'da aratmış. Hatta google'ı arkadaşı belleyip "bacardi tekila nasıl içilir?" diye sormuş. Ahan da soru:
"çekinme tıkla"
Bu mal google da "aga bu çocuklar çılgın, bence bi de böyle dene" diyerek gitmiş ilk site olarak askerdeki AOE hayvanının şu yazısını önermiş ona:
"çekinme buna da tıkla"
Bu arkadaşımız da girmiş bizim bloga. Eğer kendisi bizim AOE'ye uyup bu formülü içtiyse ve hala yaşıyorsa kendisinden özür diliyor ve bir limonun suyunu emmesini öneriyoruz. Veya bana ne lan! google özür dilesin. Hem sen de ne öyle her gördüğüne inanıyorsun?
enee: ben bu yazıyı girince ilk link bu olmuş.
15 Eylül 2009 Salı
Böyle söyleyince daha bi' şey oluyo: "Sana bişey itiraf edicem..."

"hastirrrrrr"
-sana bişey itiraf edicem...
-ben başkasını seviyorum
-geyim
-allah belanı versin
-ev sahibi zam yaptı
-faizler yükselmiş
-annem faişe
-babam pzevenk
-sen evlatlıksın
-baban ölmedi
-ev yandı
-hamileyim
-hamilesin
-kanserim
-kansersin
-cins misin?
-nerden bildin?
-çok mu belli oluyo?
-hamileyim
-onu demiştin geç
-marakeş'e taşınıyorum (marakeş nere yaa)
-ARTIK GEÇ
-hayatı seviyorum
bu son lafı söyleyen var ya... "hayatı seviyorum" diyen. evet o. azına odunla vurun, kanatıncaya kadar...
hadi gittim
Başlık bulamadım lan!

Ben çok pis PES oynarım. Karşımda biri yokken, ki çoğunlukla olmaz, ligde Galatasaray'ı başarıdan başarıya koştururum. Bunu yaparken de çoğu zaman radyo dinlerim. Yine böyle bir günde (dün) PES oynayıp radyo dinlerken kulağıma bir melodi çalındı. Günün normlarına uygun ritimlere bezeli iki ay sonra kimsenin hatırlamayacağı bir müzikti bu. Sonra sözler başladı ve ben ağladım.
Aslında ağlamadım da, mal oldum. Beyin fonksiyonlarımın büyük br kısmı durmuştu. Bunun da beynin ekonomi moduna geçtiğinden olduğunu düşünüyorum. Beyin kulaktan gelen sinyallere bakıyor, "aga bu şarkı için koala seviyesinde çalışsam yeter zati" diyerek uyku moduna geçiyor. Şimdi şarkıya geçelim. Önce sözlerini tam olarak yazayım, sonra inceleriz. Neyi inceleyeceksek...
Herkesin özel bir hattı olsa ne olur
Arayanlar sevdiğine çabuk kavuşur
Ben de olsam senin yanında
Ölsem seninle aşk yolunda
Hiç farketmez ama sonunda ayrılık olmazsa
Bu benim yeni numaram
Ara beni bu gece
Kimseler duymadan
Buluşalım gizlice
Yeni aşk yeni heyecan
Bekliyor bizi belki de
Şansımı zorlamam deneyelim bir kere
Sizce bu şarkıyı yapan arkadaş, ki utanmadan söz-müzik diye yazmış, bu şarkıya kaç dakika harcamıştır? Bir de ilkokul kaçıncı sınıftaki bir çocuk bu sözleri yazamaz? Yorumlarınızı bekliyorum. Hayır sinir olduğum şey de şu. Bu adam ve kadınlar da müzik ile anılıyor, bir beste için yıllarını harcayan Mozart da, Beethoven da, Betin Güneş de müzikle anılıyor. (Betin Güneş dünyaca meşhur bir klasik müzik bestecisidir. Havamı atayım dedim. Gerçi sadece ismini biliyorum. Geçen İz tv'de belgeseli vardı, orda öğrendim kendisini)
Bu arada PES master ligde 2020 sezonuna ulaşan var mı benden başka? Arda Turan 33 yaşında köpek gibi oynuyor lan!
fotoğraf: üstünde yazıyor nerden çarptığım.
13 Eylül 2009 Pazar
I love nylon
ğı" demek istedi. "sen evde kumandayı da naylonda tutuyosundur" demek istedi. 
herhalde naylonla en çok kaplanan modellerden biridir.
o telaşla hızla jelatini söktüm tabi.
aslında koruma içgüdüsü(böyle bi içgüdü var mıdır acaba, ben uydurdum) falan değil bu, naylonla kaplama aslında bu milletin genlerinde yazılı.
kumandadan sonra neleri naylon denen veya benzeri polimer malzemelerle kaplamadık ki. alınan yeni arabanın koltukları üzerinde bulunan naylon sökülmeden yıllarca binildi, gtümüzle eritene kadar. yeni alınan koltuk takımları da yine naylonla kaplandı, daha ne diyim. örnek çok.
tamam bu milletin böyle garip şeyler yapmasına alışkınız da, "Boyz n the Hood(1991)" filmindeki Mrs. Brenda niye koltuğu naylonla kaplar. bkz. dakika 52-52 falan. 90'lı yıllardaki kezban teyze olsan tamam, anlarım da, sen yapma bunu Mrs. Brenda, bu bize has bi özellik.
neyse bu kadar yeter şimdilik...
aklıma geldi: "cashback" filmini izledim dün. "bu film kızla izlenir hacı..." kategorisine girecek bir film. romantizm var, hafif eğlence de var, çok az komiklik falan, biraz erotizm. bazı blog yazarları gibi koca bi sayfa yazı yazcak, ya da "izlediğim en iyi 5 film arasına girer" diyecek değilim. bildiğin "bu film kızla izlenir hacı..." filmi.
06 Eylül 2009 Pazar
Unutma, unutturma!
Şimdi efendim, bu Mahsun Kırmızıgül rumuzlu Abdullah Bazencir isimli kendini sanata adamış şahsiyet var ya, yeni nesiller kendisini üstteki resimdeki gibi tanıyacaktır. Dudaklar ve kaşlar ne yaparsa yapsın onu ele veriyor ama sabi sübyan kendisini böyle belliyor. Neyin ne olduğunu bilen sorumluluk sahibi bir vatandaş olarak, ben de üzerime düşeni yapıyorum. Arkadaşlar: ha bu yukarda gördüğünüz adam var ya, aslında aşağıda gördüğünüz adamdır.









