18 Ocak 2010 Pazartesi

Abi Geçeyim mi? (1)


Kapıdaki midyeciyi görünce ufacık dünyamda fırtınalar kopmuştu. İki büyük aşkın arasında kalmış romantik komedi esas oğlanı gibi dertlenmiştim. Slow zenci müzikleri çalmaya başladı bir anda fonda. Yollarda yalnız yürüdüm, homeless amcalarla sosisli sandöviçimi paylaştım. Olmadı bu kısımlar sallıyorum pek tabii.

Bir atari salonunun önüne kurulan midye tezgahı kadar mutualist değildir şu dünyada hiçbir şey. Ama midyeci, atari salonundan bir adım öndedir. Çünkü içeri girmeden karşında parlayan kabuklar ve sıkılan sulu sulu limonların göz ve diş kamaştırmasıyla insan büyülenir. İnsan büyülenirse 7 yaşındaki çocuğa neler olur siz karar verin dostlar.

Kendimi bilerek ve isteyerek kandırıp önce atari salonuna girmeye karar verdim. Okulda tostun yanında gazoz içmeyerek artırdığım paramla 2 jeton alabilirdim. Midyelerin ihtişamıyla bu jeton sayısını bire indirip çıkışta bir jeton parasına 3 tane ufak midyelerden yiyebilirdim. Belki abi fazladan bir tane daha açıp kıyak da geçebilirdi ama şimdi onu düşünemezdim. Kendimi kandırdığım kısım ise aşikar olarak o ikinci jetonu alacağımdı.

İçeri girdiğimde körpe ciğerlerime, nasıl olduğunu hiçbir zaman anlamadığım ve anlamayacağım şekilde ülkenin her yerindeki atari salonlarında aynı olan o özgün kokuyu çektim. Oldukça büyük bir salondu, zaten bir kısmı da bilardo salonu olarak kullanılıyordu. Bilardo salonu kısmına psikolojik olarak birkaç metre bile yaklaşmıyordum. Orası zalımdı, çetindi, yamandı, kurtlar kuzuları acımadan yutardı.

Gittim ve bir jeton aldım. Abi seri bir hareketle jetonu masada parmağıyla sürterek uzatırken bir yandan da parayı kendine doğru çekti. Jetonu aldım ve avucumda sıkıca tutmaya başladım. Önce biraz ısınmalıydım. Hangi oyunu oynayacağıma karar vermeden oynana oyunlara biraz bakıp sonra açılın diyerek elimdeki tek jetonla harikalar yaratacaktım.

Yokluklar bu ülkenin evlatlarına, zor ve imkansız görünen şeyleri ufacık imkanlarla yapabileceklerini öğretmiştir. İşte bu öğretinin en temel taşı tek jetonla oyun bitirmektir. Almanın biri çıkıp da “Almanlık çok güzel. Almanlar çok yamandır. İmkansız diye bir şey yoktur.” der ama sıkıysa sarı pipi bir alman çocuğu gelsin tek jetonla mustafayı bitirsin. (bilgi: mustafa, cadillac and dinosaurs’un Türkiye’deki adıdır.)

(soldan üçüncü abi Mustafa)

Birkaç oyun seyrettikten sonra Mustafa, Haggar ve snowbros arasında bir kararın eşiğine geldim. Mustafa en popüler oyun olduğundan reklamımı çok iyi yapabilirdim. Ancak yanıma oyuna giren yaşça büyük kara kuru biri gelip “Mustafayı bağa ver la al sen gadınla oyna!” diyerek elimden alabilirdi bütün zevki. Haggar ise artık miyadını doldurmuştu ve atari salonunun köşe makinalarına düşmüştü. Snowbros ise bir hayran kitlesine sahipti ve yanıma gelecek kaliteli bir partnerle harikalar yaratabilirdim.

Üzerimdeki baskı artıyordu, avucumda sıktığım jeton terden ıslanmıştı. Bir anda yanımda çok ateşli bir Street Fighter tribününün oluştuğunu farkettiğim anda gözlerimde bir parıltı oluştu. 4 kişi makinenin başında haaaruuket seslerine eşlik ederek aralarında tek oyun oynayan arkadaşlarına destek veriyolardı. Ken’i almış ve Blanca’yı dövüyordu çocuk. Ancak tekniği zayıf ve elleri yeterince hızlı değildi. Klasik bir taktikte seri aduketler çekerek çok tatsız bir performans sergiliyordu. Yıllar sonra aynı tatsız performansı Yunanistan milli takımı Avrupa şampiyonu olduğunda da görecektim.

Tekniğini çözdükten sonra aralarına sızdım ve “girem mi?” diye baktım çocuğa. “Bekle döveyim sonra gir küçük.” dedi.

Kısa bir süre sonra hazırdı her şey, ittim terli jetonumu makineye.


(Devam edecek...)

Kaçın lan kaçın, sahibi geldi!

Vatani ve ahlaki vazifelerini yerine getiren AOE ve sezon boyu takıma katkı sağlayamayan marvadam, TSK tarafından "yeter gari" denilerek salıverilmiştir. Bu mutlu günümüzde bizleri yalnız bırakmayan siz sayın Evde kendimizcileri de aramızda görmekten çok mutluyuz.

Artık rahat rahat uyuyun. Nöbeti başkaları tutacak. Vatan artık emin ellerde.

11 Ocak 2010 Pazartesi

Beyaz Perdenin Büyüsü: Uzakdoğu Sineması


Geçen, geçen dediğim de yılbaşı tatili civarı işte, bi arkadaşta toplandık her modern arkadaş grubu gibi, modern arkadaş gruplarına yaraşır bir şekilde eğlenicez filan. Evde de projeksiyon cihazı perde filan var, dediler ki "film izleyelim". E dedim "o zaman şöyle vurdulu kırdılı bir şeyler koyun da havamızı bulalım". Ev sahibisi arkadaş da dedi ki "abi tam senlik bir kore filmi var, kan oluk oluk akıyor, kemik sesi duymazsan adam değilim". Bu arada ortamda entel kızlar filan da var, hayatta da izlemezler dövüş filmi. Bunlar itiraz etmeyince ben biraz kıllandım, çünkü en son gene böyle bir ortamda aynı kadroya "Rocky 1" izletmeye çalışmış ve hüsrana uğramıştım. Böylesi bir başyapıtı izlemeye tahammülü olmayan önyargılı insanlar nasıl olur da ninja filmi izlerler diye düşünüyorum yani (uzakdoğu sineması diyince direk aklıma ninja filmleri geliyor benim).

Bak şimdi ninja dedik, kore dedik; burda durup bir parantez açmak lazım uzakdoğu sineması için. Öncelikle, bana hiç kim ki duk mim ki duk diye tırıvırı yapmayın, uzakdoğu sinemasının bir tane kralı vardır, o da Bruce Lee. Bruce Lee, Çeki çen ve Don "the dragon" Wilson; bunlar bu sinemanın yenilmez armadasıdır. Gerçi Don "the dragon" wilson'ın kütüğü amerikada ama, o da çekik gözlü sonuçta.

Uzakdoğu sinemasını uzakdoğu sineması yapmış bir başka şey de ninja filmleridir arkadaş. Bugün dünya hong-kong sinemasını tanıyorsa bunun sebebi seksenlerde seri üretimle çekilip video pazarına verilen ninja filmleridir. Günde 10 tane ninja filmi çekiliyordu o zamanlar hong kong'da. Beyaz ninja, sarı ninja, tek kollu ninja, hayalet ninja ve hatta pezevenk ninja; ninjalığın her türlüsünü filme çekti adamlar o yıllarda. Video kasetçiye girdin mi bir duvar kompile ninja filmi olurdu. Yahu holivut bile bunlara özendi de "amerikan ninja" diye seri çekti (o da muhteşem bir seriydi bu arada ha).

ne seriydi ama... ninjalar ağladı be..


Sonra bir ara ne oldu anlamadım, ikibinlerde filan uzakdoğu sinemasına bir sanat filmi gazı geldi. İşte kim ki duk filan hep o ara kıymete bindi. Böyle uzun sahneler, ağır planlar bildiğin fransız sanat filmlerinin her numarasını çekik gözlü oyuncularla izledik sayelerinde.

Neyse, konuyu dağıttık, işte o akşam bu kore filmini taktı arkadaş teybe (teyp?). Hakkaten de kavga dövüş gırla gidiyor, ama bir acayiplik var. Yani kan akıyor, kemik sesi geliyor ama bir yandan da bir sanatsal olayım, şiirsel olayım havası var. Dövüş aralarında gene uzun uzun sahneler, bayık bayık bakışmalar...

İşte bu ikiyüzlülük beni kahrediyor. Bunlara ne olduysa, artık kimin aklına geldiyse vurdı-kırdıyla sanatı birleştirme yoluna girdiler, bir acayip sentez oldu sonuç da. Ya sanat filmi yapın ne olduğunu bilelim ona göre kızla filan gidelim, ya da adam gibi verin macerayı neşemizi bulalım. İki arada bir derede ne maceradan bir şey anladım, ne de sanattan (ondan zaten anlamıyorum)....

8 Ocak 2010 Cuma

Günün anlam ve ehemmiyeti üzerine...

Valla o kadar baktım, bizim için hiçbir anlam ve ehemmiyeti yok bu günün.

3 Ocak 2010 Pazar

Kültür Başkenti Olmak!

Hayırlısıyla 2010'a girdik ülke olarak. Şahsen 2009'u sevmiştim, bitmese iyiydi ama yapacak bir şey yok. Peki, özellikle İstanbullular için, 2010 neden önemli? Çünkü bu sene Avrupa'nın kültür başkentiyiz. Burada vatandaşlara da büyük sorumluluk düşüyor. Her şeyi devletten beklememek lazım. Halk olarak nasıl davranmamız gerektiği konusunda sizlere yardımcı olmaya çalışacağım.

Şimdi efendim, öncelikle evden çıkmadan önce üstümüze başımıza çeki düzen vereceğiz. Evin içinde de öyle "la nasolsa evdeyim, kime ne"cilik yok. Herkes üstüne düşeni yapacak. Bu sene herkes evde en az bir kitap okuyacak. Evden çıkma işine dönelim. Öyle ütüsüz elbiselerle, paspal bir şekilde dışarıya çıkmak yok. Ayrıyeten fular zorunlu. Yanımıza mutlaka bir dergi, bir kitap, bir şey alıyoruz bu sene boyunca. Metroda, otobüste, bunların çiftleşmesinden doğan metrobüste, parklarda, kafelerde boş durmuyoruz, bir şeyler okuyoruz veya hiç olmadı okuyor gibi yapıp resimlere bakıyoruz.

Artık kahvelerde banal banal futbol konuşmak yok. Bu sene boyunca okuduğumuz kitapları, izlediğimiz filmleri ve tiyatro oyunlarını birbirimize anlatıyoruz. Öyle kağıt oynamak falan yok, en fazla briç. Tavla yerine de satranç.
(bu sene olay bu)

Herkes ayda en az bir kere biletli bir olaya gidecek. Sinema olur, tiyatro olur, konser olur, maç olmaz. Zaten bu sene sinemada gişe filmi de yasak. Sanata abanıyoruz. Recep İvedik 3'ün bir sene ertelenmesi için görüşmeler devam ediyor. Devlet de bu konuda yardımcı olacak bizlere. Tiyatro biletleri ucuzlayacak. 3 alana 5 bedava gibi kampanyalar yapacak. Resim galerilerine girişler sene boyunca ücretsiz. İsteyene bir tabloya beş dakika bakıp "hımmm" deme dersi verilecek. Karate kursları falan komple bale kursu oldu bu sene. Geçen sene kolbastıya verilen destek bu sene aynen vals ve tangoya verilecek.

Sene boyunca müzeye gitmeyene zabıtalar dalacak. Halk pazarlarında satıcılar arya şeklinde bağıracak. Otantik olur diye uzunhavaya da izin var. Mankenlere albüm yapmak bu sene yasak. Klasik müziğe devlet teşviği uygulanacak. Serdar Ortaç ve Demet Akalın bir sene Las Vegas'a tatile gönderilecek. Tüm masraflar İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden. Kabul etmezlerse ısrar edilecek.

Bu millet bu sene kültüre doyacak arkadaş!