3 Kasım 2009 Salı

Çocuk Aklı: Sokaktaki Futbol

Bir erkek çocuğu için, erkekliğe adımları arasında sünnetle askerliği arasında 2 altın basamak vardır. Bunlardan birisi futbol oynamaya başlamasıdır. (Diğerini şimdilik düşünmeyelim.)

Sokakta oynayan çocukla, sokakta top oynayan çocuk arasında Endüstri Devrimi kadar büyük bir sıçrama vardır. Sokakta oynayan çocuk, saklambaç, yerden yüksek, seksek, hatta yeri gelir evcilik gibisinden envai çeşit oyunlarla zamanını geçirir. Bu oyunlar tıpkı birer flash oyun gibidir; basit, öğrenmesi ve uygulaması kolay. Ancak zevk konusunda saman alevi etkisiyle çabuk sıkan bu oyunlar arasında hızlıca alt+tab yapar çocuk beyni.

Gelir düzeyi düşük olan semtlerde bazı çocuklar vardır ki bazıları yukarıda saydığımız hiçbir oyunu oynamadan direkt olarak zımba, simit, uzun eşşek gibi şiddet tabanlı ve gün geçtikçe fizik gücü gereksinimini artıran oyunlarla stajını yaparlar. Unutulmamalı ki dünyada en çaresiz kişi tombul arkadaşının karşı takımda olacağını öğrenen çelimsiz uzun eşşek oyuncusudur. Bu sebeple bu çocuklar bir bakıma acemi birliğini tamamlarlar bu oyunlarla.

Ve asıl konuya geldiğimizde;

Sokaktaki futbolu gelir dağlımına göre basitçe ikiye ayırmak ve öyle incelemek gerekir.

1. Yüksek Gelir Düzeyli Sokak Futbolcuları

Bu çocuklar, aslında birer sokak futbolcusundan çok site bahçesi futbolcusudur. Pahalı halı saha ayakkablıları ve bilimum lisanslı klüp ürünleriyle onları tanımanız çok zor olmaz. Futbol kuralları arasında “istop” un varlığından habersizdirler çünkü maçları esnasında araba geçmesi söz konusu değildir.

Bu oyuncular genelde kiloludurlar ve top sürme yetenekleri hakikaten berbattır. Ancak genelleme yaparak bu tarz oyuncuların hepsini çöpe atmamak gerekir. Bunların futbol okullarına kayıt imkanları daha fazla olduğu için en azından profesyonel olup olamayacaklarını görme imkanları vardır. (Ayrıca Kaka Leite de Brezilya’nın en zengin ailelerinden birinin çocuğudur.)

Ne yaparlarsa yapsınlar futbol camiasında sevilmeyeceklerdir. (Kaka hariç, adam babasının eline bakmıyor.)

2. Dar ve Orta Gelir Düzeyli Sokak Futbolcuları

Endüstriyel futbol hakkında hiçbir fikri olmayan, üzerlerinde orijinal olmayıp, spor açısından oldukça elverişsiz sentetik maddelerden yapılmış ürünler olan, en lüks ayakkabıları ligspor ya da sportaç olan (biraz daha orta düzey için lescon da olabilir) çocuklardır. Futbola başlamadan önce zorlu fiziksel koşullar altında çeşitli oyunlar oynayan ve “ekmek arası” adlı bir beslenme rejimini uygulayan bu çocuklar için o üzerlerinde giydikleri alabildiğine adi ürünler hayatlarındaki en önemli şeydir. Bazıları, dayısı ya da amcasının verdiği bir forma yüzünden, o formanın ait olduğu kulübün çok sıkı birer taraftarı olmuşlardır ve yıllar sonra bunu hatırlamayacaklardır bile.

Futbollarındaki en önemli fark bir tarzlarının olmasıdır. Güney Amerika ekolüne yakın bir futbol stilini benimseyip, çok çalımlı bir stili içgüdüsel olarak benimsemek kanlarında vardır. Bu kötü alışkanlıklarından ilk “esnaf halısahasına davet edilen genç” sıfatına sahip olduktan hemen sonra vazgeçeceklerdir. Genel olarak vücut yapıları “kuru ama diri” olarak adlandırılabilir. Çok büyük bir yüzdeyle kara ve kurudurlar, aralarında süsüne meraklı olanlar varsa bunlar imaj olarak Cristiano Ronaldo olma yönünde ilerleyeceklerdir.

Tüm bu açıklamalardan sonra konuyu “Türkiye’deki sokak futbolu nereye gidiyor?” diye sosyal bir platforma taşıyacak olursak ve yukarıda belirttiğimiz iki gruba bu soruyu ayrı aryı yöneltirsek şöyle cevaplar alacağımız araştırmacılarca deneysel olarak kanıtlanmıştır:

1. Grup (yüksek gelir düzeyi) : A

2. Grup (dar ve orta gelir düzeyi): B

Evde Kendimiz: “Sence, Türk Sokak Futbolu nereye gidiyor ufaklık?”

A: Ben nereye istiyorsam oraya gidiyor, çünkü top benim!

B: Camiye su içmeye gidiyolar abi, ben eppek yicem diye gitmedim onlarla.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Maksim Tsigalko Gibisin, Teklif Etmek İstiyorum


-Öncelikle hızlıca MERHABA’mı araya sıkıştırıp devam etmek isterim…-


Türk insanının teklifle arasında bir sorun var ve gayet ciddi bir sorun. Her türlü teklife karşı inanılmaz gergin bir yapıya sahibiz törkiş dilaytlar olarak. Sadece gelen tekliflere değil, yapacağımız tekliflere de ürkek birer ceylan gibi iri gözlerle bakıp, fiti fiti diye sekmeye başlıyoruz ve uzaklaşıyoruz.

Böyle bir genelleme yaptıktan sonra, asıl konuya gelmek lazım gelir;

Seviyorsan git konuş oğlum!

Evet sevgili evdekendimizciler, bu cümle tez konusu olabilecek kadar derindir özünde. Bir kızdan sırf bu sözün büyüsüyle hoşlanmaya başlayabilirsiniz.

- Abi yok ya biz onunla arkadaşız, tamam yakıştırmışsınız falan ama olmaz yani, hem ben esmer sevmem ki…

- (hmzzzz, çare kalmadı artık son kozu çekmeli) Seviyorsan git konuş oğlum…

- Doğru diyosun lan!

Olay bu kadar fantastik kuntastik bir şeydir işte. Bir erkeğe verilecek gaz bu sözden geçer ama adamı rezil de eder vezir de eder. Atraksiyon arayan yurdum erkeği en yakın arkadaşını salıverir meydana. Saf, temiz, olacaklardan habersiz gencimiz “heee eheee heheee” diye bir sırıtmayla etrafta dolanır.

Bir kıza nasıl teklif edilir ki?

- Merhaba Selin, iç borçlanmalarını dengeli bir faiz oranıyla kredilendirme yöntemiyle asgari düzeye çekmek için sana borç vermeyi teklif ediyorum.

IMF miyiz biz de teklif götürüyoruz kızlara. Ya da Fener’e yeşil ışık yakan futbolcular gibi teklif mi bekliyor kızlarımız?

Holivut filmlerinde ne güzel, hafta sonundaki konsere 2 biletim var diyorsun, kız hemen anlıyor durumu. Ama yurdum erkeğinin hafta sonunda elindeki tek aktivite halısaha maçı. Kıza gidip de;

- Selin , Rıfat Abi’lerin kadroyla canavar maç var hafta sonu. Çok kemikler kırılacak, çok canlar yanacak.

diyerek söze girmek çok etkili olmaz kanımca.

İş bu “teklif etmek” kavramı bilimum Selinlerin ve Melislerin çıkardığı bir terimolojidir. Hele ki bir “çıkma teklifi” vardır ki böyle manalı bir isim tamlaması nasıl oluşmuştur çözen beri gelsin. Yurdum erkeğinden The O.C. tavırları beklenirse, “o.ç. sensin laa” diye dalıverir o olur…


(Maksim Tsigalko)

Geliyor!

Yeni yazar diyordum ya. O geliyor işte. Sabırla bekleyin Evde kendimizciler. Evde kendimiz ruhuna sahip bir yazarımızla prensipte anlaştık, bonservisi de bolta şu an. Her an takımla çalışmalara başlayabilir.

27 Ekim 2009 Salı

Anket değerlendirmesi: Bayram değil, seyran değil; eniştem beni niye öptü?

Bir anketimizle daha karşınızdayız sayın Evde kendimizciler! Lafı uzatmadan sonuçlara ve değerlendirmeye geçiyorum. Zira lafı uzatmayı hiç sevmem. Misal bazıları lafı uzattıkça uzatıyor, hatta konuyu unutuyor. Ne diyordum?


Bu anketimizde gençlerimizin çevrelerindeki insanların başına gelen olaylara nasıl yaklaştığını irdeledik alttan alttan. Tabii ki siz anlamadınız. Bunlar hep psikoloji biliminin şeyleri. Çıkardığımız sonuç ise şu: Gençlerimiz duyarsız! Herkes kendini düşünüyor. Her koyun kendi bağağından asılır mantığı hakim. Yakıştıramadım... Geri kalanlar ise ya geçiştiriyor, ya da suçu mağdurda buluyor. Eniştenin öpüp koklama hakkını savunan oylar benim zaten, olur öyle arada.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Bugün ayın kaçı? (Hangi ayın?)

Gayet dandik bir başlık olduğunun ve yazı hakkında hiçbir şey anlatmadığının farkındayım ama yapacak bir şey yok sayın Evde kendimizciler. Mesele şu ki ben bugün kullandığımız şeylerin ilk nasıl ortaya çıktığını ve diğer insanlar tarafından nasıl kabul görüp kullanıldığını çok merak ederim. Merak etmekle kalmam, fikir de yürütürüm. Bir de buraya çıkar, bunları sadece ben yapıyormuş gibi, anlatırım.

Bu konuyu daha önce başka bir platformda da incelemiştim. Ben takvim olayına taktım. Tarihin tutulması olayı yani. Bugün 26 Ekim 2009 ve pazartesi günündeyiz. Dünyaca miladi takvimi kullanıyoruz falan. Gayet güzel. Saat dilimlerini falan ayarlayıp düzeni oturtmuşuz, şahane. E iyi de zamanında nasıl oldu bu olay. Dönelim geçmişe...

İnsanların insan gibi yaşamadığı zamanlar efendim bunlar. Bir takım gelişmeler yaşanmış, kıçı donanlar ısınmak amacıyla çalı çırpıya sürtüne sürtüne ateş çıkarmışlar falan. Hafiften yerleşik hayatada geçilmiş. Mağara mağara nereye kadar denmiş ve evler yapılmış. Fakat hala havanın ısınıp soğuması falan bunlara çok enteresan geliyormuş. Sonradan birileri farketmiş ki, bu havalar bir üre iyi gidiyor, sonra bozuluyor. Bir dönem çoğunlukla güneşli, sonra bir dönem kar yağıyor. Bir iki akıllı bunu sürekli tekrarladığını farketmiş. Ölçü olarak alınabilecek tek şey de "gün" dediğimiz şey. Muhtemelen ilk karın yağdığı zamandan başlamış ve havalar ısınıp tekrar ilk karın yağdığı güne kadar kaç gün geçtiğini saymış. Bunu yapanın da yeni evli bir kadın olduğunu düşünüyorum. Zira evlilik yıldönümü için zaman bulunmadıysa ben de ne olayım.

Şimdi dünta üzerinde çeşitli yerlerde yaşayan bir sürü toplumda bunu yapanlar olmuş ve herkes kendine göre bir takvim oluşturmuş. Bunu yaparken de önce 365 gün olduğu bir şekilde belirlenmiş. Sonra "Aga bu çok uzun. 236. gün sen benden borç aldıydın denmez. Bunu bölelm biz" demişler ve 12 ayda karar kılmışlar. Bunu 12 ay olarak belirleyenlere de ayrıca teessüf ediyorum. 16 yapsanız ne olurdu lan! 16 maaş alırdık bir senede.

Asıl mesele bundan sonra başlıyor. Şu anda istediğimiz anda dünyanın öbür ucuyla iletişime geçip saati bile sorabiliriz. Haliyle tüm toplumların takvimini senkronize etmek zor değil. Zamanında öyle miydi peki? Daha telefon bile bulunmamış. İletişimin en hızlı yolu güvercin. Kervanlar falan da var tabi.

Demem o ki bundan 2000- yıl önce falan her millet kafasına göre takvim tutuyordu. Herkes yılı 365 güne bölüp aynı ay sistemini kullansa bile, herkes farklı yerden başlar ve günler yine şaşar. Hadi yılı aynı yerden başlattın, günlerde mümkün değil. Avrupadan Çin'e bir kervan gidiyor misal. Avrupalı diyor ki, "Sene 3, 4. ayın 15. günü ve bugün salı". Çinli de diyor ki, "Hacı sene 3. 4. ayın 15 indeyiz ama bugün cuma." Neden böyle oluyor? Başka türlü nasıl olacak zaten?

Hadi biri buldu da tüm dünyayı dolaşıp hangi yılın hangi ayının hangi günü ve o günün haftanın kaçıncı günü olduğunu anlattı diyelim. Kim kabul eder lan? Birisi gelip beyler "Sizin takvim yanlış. Sene 361, 3. ayın 14 ündeyiz. Bugün de perşembe. Ayrıca haftada 7 gün var, 5 değil. İki gün ismi daha uydurun" dese dayak yemeden kurtulabilir mi? Adam borç vermiş 6. ayın 4. gününde geri alacak. Senin takvimine uyup o borcu riske atar mı? Sonra dünya yuvarlak. Ne malum senin kendi ülkenden buraya gelene kadar günü sapıtmadığın? Doğudan dolaşsan farklı, batıdan dolaşsan farklı işleyecek belki tarih.

O bakımdan ben derim ki, bu tarih kitaplarında falan birbirini tutmayan tarihler bu yüzdendir.

Bu arada oturdum inceledim. Bugün miladi takvimin 733219. günü. Tamı tamına 104745 haftadan sonra 4. günmüş bugün. Yani miladi takvim cuma günü başlamış. Bu da saçma. Bir takvim başlatıyorsun ve ilk günü cuma. Senden önceki takvimleri silip atmışsın. Yeni bir tarih yazıyorsun ve ilk günü cuma. Saçma değil mi lan? Her insan bunu pazartesi başlatır. Ha eğer seneye, hatta tarihe haftasonuyla başlayalım dersen tamam. Belki de haftanın ilk günü cumaydı o zaman. Sonradan pazartesi yaptılar. Bu da saçma. Niye değiştiriyorsun lan?

Kafam karıştı anasını satayım.